Ana içeriğe atla

Provasız Sahneler

PROVASIZ SAHNELER
Tiyatro salonu bomboştu. Funda, seyirci koltuklarından birine geçmiş ve boş sahneye düşünceli gözlerle bakıyordu. Bir saat önce oynadıkları oyunun yorgunluğunu çıkarmak için, kendini izleyicilerin oturduğu koltuklara bırakmıştı. Sahne ışıkları henüz sönmemişti. Işıkların sönmesiyle birlikte arkadaşlarla bir yerlere gideriz düşüncesi içindeydi. Dört yıldan beri tiyatro oyuncusuydu. Şu ana kadar onlarca oyun oynamıştı. Artık bu sahnenin tozuna alışmıştı. Seyirci koltuklarında biraz dinlenip tam kalkacağı sırada salonun tüm ışıkları sönmüş, her taraf zifiri karanlığa bürünmüştü.

Funda, karanlığın içinde bir ışık ararken birden kendini sahnede bulmuştu. İzleyicilerin tıka basa doldurduğu salonda bir tek boş koltuk yoktu. Herkes onun oynayacağı oyunu seyretmek için gelmişti; ama Funda daha ne oynayacağını bile bilmiyordu. Bu tiyatro gösterisi de nereden çıktı diyerek söyleniyordu kendi kendine. Hiçbir hazırlık da yapmamıştı. Acaba ne oynayacağım diye düşünürken sahneye babasının geldiğini gördü. Şaşırmıştı. Babası tiyatro oyuncusu değildi ve burada ne işi vardı! Yoksa bu bir kamera şakası mı diye düşünürken babası kendisine doğru koşmuş ve kızına sarılmıştı. Ardından, "Funda, bütün malvarlığımız elimizden çıktı. Her şeye haciz geldi. En sonunda evimizi de elimizden aldılar. Annenle beraber babaannenlerin yanına gidiyoruz. Gelmek istersen biz oradayız." dedi. Daha sonra kızının yüzüne bile bakamadan sahneyi yavaşça terk etti. Funda, bu olup bitene anlam verememişti. "Babam bu haberi bunca kişinin önünden niye söyledi? Bu kadar insana rezil oldum" diye düşünürken gözlerinden iki damla yaş yere düştü.

Düşünceli gözlerle tiyatro salonundaki seyircilere bakarken aniden cep telefonu çalmaya başladı. Kendini hemen toparlayıp telefona cevap verdi. Arayan, ablasıydı.  Ne yazık ki verdiği haber yine acı doluydu. Annesi ağır bir şekilde rahatsızlanmış, hastaneye kaldırmak zorunda kalmışlar. Ablasının son sözleri adeta onda şok etkisi yapmıştı: "Hastaneye çabuk gel. Bu annemizi son görüşümüz olabilir. Ameliyata alabilirler." Ablasının bu son cümlelerini duyunca telefonu elinden düşürmüştü. Ne yapacağını bilmez bir şekilde, seyircilerden kurtulmak için apar topar sahnenin arkasına koştu. Kendini tiyatronun dışına, sokağa bıraktı. Yolda aceleci adımlarla minibüs durağına doğru yürümeye başladı. Durağa varmasına az bir yol kalmışken aşağı sokaktaki insan yoğunluğu dikkatini çekmişti. Daha sonra fark etti ki bir kaza olmuştu; onlarca insan, yaralının başında bekliyordu. Funda da kazanın olduğu tarafa giderek yaralıya bakmak istedi. O an üçüncü bir şok daha geçirmişti. Yerde kanlar içinde baygın yatan, aylardan beri görüşemediği en samimi arkadaşlarından biriydi.

Funda'nın aklı annesinin bulunduğu hastanede kalmıştı. Ama bir yandan da burada ambulans bekleyen bir arkadaşı vardı. Neyse ki ambulans hemen geldi de arkadaşının gittiği hastaneyi öğrendi. Daha sonra bir minibüse atlayarak hastaneye doğru yol almaya başladı. Tüm düşünceleri darmadağın olmuştu. Yaşadığı olaylar hiç tiyatrodakiler gibi değildi. Orada da kaza sahnelerinde oynamıştı. Ölüm haberlerinin insanın başına şimşek gibi düştüğü oyunlarda da bulunmuştu. Ama bu sahnelere hiç bu kadar yakın olmamıştı. Minibüsün içinde, hayat ile tiyatro arasındaki bağlantıyı ilk defa bu kadar derinlemesine inceliyordu.

Hayat Aynadır, Yaptığının Aynısını Sana Yansıtır
Hayat sahnesi biraz daha acımasızdı. Oynadıklarının provasını yapamıyordun. En önemlisi de ders almadan sınav oluyordun. Hayat sınavında yaşadığın tecrübeler sana ders oluyordu. Bunun bedelini de yaşayarak ödüyordun. Başarılar, başarısızlıklar, üzüntüler, sevinçler ve daha birçok duygu tiyatro sahnesinden farklı yaşanıyordu. Her ne kadar tiyatroda gerçekçi olsam da sanırım hiçbir oyunda bu kadar duygusallaşamam diyordu. Kendine hâkim olamayarak, sessizce ağlamaya başlamıştı. Ardından kendini toparlayarak camdan dışarıya bakmaya koyuldu.

Gözlerini tıkanmış trafikte gezdirirken sağ omzuna biri dokunmuştu. Ama o, bunu hissetmemişti bile. Ardından bu dokunma sarsıntıya dönüşünce aniden arkasına bakmış ve kendini izleyici koltuğunda bulmuştu. Funda kendine geldiğinde bütün yaşadıklarının kısa bir rüya olduğunu anlamıştı; fakat bu kısacık rüyadan yüzlerce ders çıkarabilirdi. En başta çıkardığı ders ise anne ve babasının değerini çok iyi bilmek olmuştu. Onların başına gelen bir olayın kendisini ne kadar yıprattığının farkına varmıştı. Aylardan beri görüşmeyi ihmal ettiği arkadaşını da derhal görmeliydi; çünkü onu rüyasındaki şekliyle düşünmek bile istemiyordu.
Ya tiyatro ve hayat arasındaki düşünceleri… Onlar hâlâ geçerliliğini koruyordu. Ama şunu çok iyi anlamıştı: Hayat tıpkı bir aynaya bakmak gibiydi. Eğer aynaya gülümsersen ayna da sana gülümserdi. Ama sen aynaya somurtursan alacağın karşılık da aynı şekilde olacaktı. Bu düşüncelerin ardından arkadaşlarıyla birlikte çay içmek üzere yola koyuldular. Fakat Funda'nın aklında hâlâ şu düşünce vardı: "Umarım hayatın hiçbir sahnesinde, yüzümdeki tebessümü kaybetmem…"

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkna Olma! İkna Et!

İKNA OLMA❗️İKNA ET❗️ İnsanlar nasıl ikna edilir? İkna etmenin püf noktaları nelerdir? Hayatımızın her alanında başımıza gelen her konuda bir ikna payı vardır. Sorduğumuz her soruda,aldığımız her cevapta ya da düşündüğümüz her fikirde. Bazen kendi kendimizi ikna ederken buluruz kendimizi, bazen bir başkası tarafından ikna edilmiş, bazen de ikna etmiş olmanın gururu içinde ! Peki insanları nasıl ikna edebiliriz ? İnsanları ikna etmek aslında göründüğü kadar zor değildir.Bunun için gereken tek şey önceliği kendimize vermek.Nasıl mı? Önce kendinizden başlayın. Kendinizi insanları ikna edeceğinize ikna edin ! İşte bu kadar kolay! Sonrası zaten gelecektir emin olun.İkna olmayın,ikna edin.Onları ikna olmaya ikna edin.Fikrinize önce kendiniz alışın, ikna olmaktan başka çaresi olmadığını düşünün ve sonra adımızı atın. Hayır mı demeniz gerekiyor ? İnsanları kırmaktan hoşlanmıyor musunuz? Empati yöntemini deneyin.Evet biraz duygu sömürüsü çizgisine yaklaşacaksınız ama emin olun...

Hayatımız Müzik

HAYATIMIZ MÜZİK “Müzik ruhun gıdasıdır.” söylemini çoğunuz duymuşsunuzdur. Ruhsal durumumuz ne olursa olsun müzik hayatımızın hep bir köşesinde varlığını sürdürür. Neşeli, üzgün, kırılmış, enerjik, depresif, mutlu, umutlu, korkulu, mutsuz ne olursak olalım o an bize hayat verircesine beynimize işleyen melodilerden kendimizi alamayız. İnsanoğlu anne karnından beri sese duyarlıdır. Araştırmalar anne karnında müzik dinletilen bebeklerde dinletilmeyenlere oranla daha zeki ve uysal olduklarını göstermiştir. Yapılan birçok araştırma müziğin ruhumuza ve bedenimize sayısız yararını gözler önüne seriyor. Müzik yorgun bir günün ardından ayaklarımızı uzatıp gözlerimizi kapattığımızda aklımıza gelen ilk şeylerden bir tanesidir. Dinlendirici etkilerini bilmemiz için araştırmaları bile incelememize gerek yok. En stresli anlarımızda beyni adeta masaj yaparcasına dinlendirir. İşimiz ne olursa olsun çalışırken daha iyi odaklanmamızı sağlar. Stresi azaltıp rahatlamamıza yardımcı oluyor. Geliş...

STEVE JOBS-SON SÖZ

SON SÖZ Steve Jobs’u Apple ile olan ilişkisini, girişimcilik ve teknoloji sektöründeki yerini bilmeyen yoktur. Jobs, Apple’ın efsane kurucusu. iPhone’nun mucidi. Onun hastalığa yakalandıktan sonra değişen hayatı dünya ile ilgili görüşleri çok fazla bilinmiyor. Bu yazımızda Steve Jobs’un bu yönlerini kendi ifadeleriyle anlatmaya çalışacağız. Sarfettiği cümleler dünya hayatının ne kadar fani olduğunu gözler önüne seriyor. Hayatta maddî şeylerin önemsiz olduğuna özellikle vurgu yapıyor. Herkes için ibretlik ifadelerin yer aldığı Steve Jobs’un son sözleri şöyle: “The last words of Steve Jobs What is the world’s most expensive bed? The hospital bed. You, if you have money, you can hire someone to drive your car, but you cannot hire someone to take your illness that is killing you. Material things lost can be found. But one thing you can never find when you lose: life.” Dünyadaki en pahalı yatak nedir?  Hastane yatağı. Eğer paran varsa birisini arabanı sürme...